

Okur Profilimiz
|
Ana Sayfa >> İstanbulum
DERSAADET VE ÜÇ İSTANBUL 1.Bölüm
Dersaadet olarak da isimlendirilen İstanbul, 19.yüzyılıın ortalarına kadar idari
yapı ve yargısal açıdan dört ayrı bölüme ayrılmıştı. Bunlardan ilki İstanbul
Kadılığı’nın yetki sahası olan ve İstanbul Metropolünün kent merkezi kabul
edilen Suriçi’dir. Galata, Üsküdar ve Eyüp’ten oluşan Bilad-ı Selase ise bu
metropol alanın kazalarıdır. “ Üç Belde” anlamına gelen Bilad-ı Selase ayrı
kadılar tarafından yönetilmiştir.
Fakat bu ayrım sadece idari ve yargısal bir bölümlemeyi değil yanı sıra
sosyolojik ve kültürel bir farklılığı da ifade etmektedir. Dersaadet’in bu dört
ayrı bölümü, aynı şehir içerisindeki birbirinden farklı; fakat bir arada ahenkli
bir bütün oluşturan dört ayrı dünyayı teşkil etmiştir. Aynı zamanda bu dörtlü
yapı, İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısını zenginleştiren ve canlı kılan
faktörlerin başında gelir.
SURİÇİ
İstanbul’un en eski bölümüdür. Kuzeyde Haliç, doğuda Boğaz, güneyde Marmara
tarafından sınırlanır. Tek kara bağlantısı batıdandır ve çevresi Bizans
döneminden kalma surlar ve sur yıkıntıları tarafından çepeçevre sarıldığından
Suriçi diye anılır.
Suriçi, Bizans İmparatoru Konstantin’in inşa ettirdiği ve Fatih Sultan Mehmet’in
fethettiği asıl İstanbul’dur. Fetihten sonra devletin merkezi buraya getirilmiş;
böylece bir imparatorluk merkezi olarak kurulan bu kent, 20.yy başlarına dek
aynı şekilde varlığını sürdürmüştür. Suriçi’nin belki de bu özelliği nedeniyle,
Osmanlı Padişahları Suriçi’nde oturdukça devletin başarıları devam etmiştir.
Topkapı Sarayı incelendiğinde aslında klasik anlamda bir saray değil, adeta bir
“otağ” olduğu, her an harekete hazır bir ordunun ordugahına benzediği görülür.
Öte yandan devletin merkez bürokrasisinin oturduğu Babıali de Suriçi’ndedir.
Burası zaman zaman baskınların ve karışıklıkların yaşandığı ve önemli siyasi
olayların vuku bulduğu bir mekan olmuştur. 19.yy.dan başlayarak basının da
merkezi haline gelen Babıali birçok Osmanlı aydını da yetiştirmiş; ünlü Meserret
Pastanesi’nde nice heyecanlı tartışmalar yaşanmıştır.
19.yy ortalarında Osmanlı Padişahları saraylarını Suriçi’nden Boğaz kıyılarına
taşımışlarsa da Babıali Suriçi’nde kalmış ve burası bir siyasi merkez olmanın
ağırbaşlılığını her zaman üzerinde taşımıştır.
Osmanlı döneminde Müslüman olması nedeniyle yalnız İran’ın konsolosluk açmasına
izin verilen Suriçi’ne Batılı Hristiyanlarda pek sokulamamış; Suriçi ahalisi hep
imparatorluğun yerli Müslüman ve Hristiyan unsurlarından oluşmuştur. Balat’ın
Yahudileri de buna dahil edilmelidir şüphesiz.
Fethedildiği dönemde nüfusu 50.000’e düşmüş ve eski ihtişamını kaybetmiş bir yer
olan Suriçi Osmanlının gayretleri ile tekrar canlanmış ve 16.yy’da nüfusu
500.000 ‘i aşmıştır. Bunun yanısıra padişahlar, saray halkı ve diğer kişiler
Suriçi’ni birçok mimari şaheselerle süslemeye gayret etmişler; şehre İslami
özelliğini veren tipik camili silüetini oluşturmak için birbirleriyle
yarışmışlardır. Birçok cami, han, hamam, hayır ve eğitim kurumları inşa
edilmiştir. Bunların en ünlüsü ve en eskisi Fatih Külliyesi’nde yer alan, eski
adıyla Sahn-ı Seman Medresesi’dir. Yine Süleymanüye Medresesi’nde yer alan
Meşihat ve Suriçi’nin dini bir merkez olma özelliğini tamamlar.
Suriçi’ni süsleyen taş ve mermerden yapılma anıt eserlerden gözümüze biraz da
halkın oturduğu mahallelere çevirelim. Dar ama huzur dolu küçük sokakların iki
tarafında yer alan cumbalı ahşap evler Suriçi’nin tipik mahalle görüntüleridir.
Şair Mehmet Akif’in tabiriyle “Ayakta durmaya el birliğiyle gayret eden, lisan-i
hal ile amma rukuya niyet eden” bu ahşap evlerden oluşan mahalleler ciddi bir
tehlikeyi de yüzyıllarca hep yaşayagelmişlerdir. Yangın Suriçi’nin sık sık
karşılaştığı bir felakettir.
Çıkan yangınlar ise hızla ve kolaylıkla yayıldıklarından koca mahalleler
alevlerle bir anda ortadan silinirdi. Yangınlar genellikle bir çok yanıcı
maddenin de iskelelerine indirildiği Cibali’den başlar, rüzgarın durumuna göre
Unkapanı, Fatih, Aksaray yönünde; ya da Kapalıçarşı’yı da yakarak Sultanahmet
yönünde ilerlerdi.yangınlara karşı uzun süre tek önlem vardı:Tulumbacılar Su
fışkırtttıkları tulumbalarını surtlarında taşıyarak koşar adım yangın yerine
gelen tulumbacılar Suriçi’nde ilginç bir yangın folkloru oluşturmuştur.
Tulumbacı gençlerin söylediği maniler, tulumbacılara aşık olan mahalleli genç
kızların hikayeleri bu folklorun parçalarıdır.
Suriçi’nin başka bir folklorik öğesi ise kabadayılarıdır. Özellikle Osmanlı’nın
duraklama döneminde şehirdeki asayiş çeşitli nedenlerle bozulunca mahallelerde
türeyen kabadayılar aslında basit bir serseri takımı değildi. Görevleri
mahallenin namusunu korumaktı. Bu kabadayı sürülerini zaman zaman meşihattan
gelen ulemanın yönettiği ve aralarına karışıp mahalle kavgalarına karıştıkları
da görülmüştür.
Suriçi canlı bir ticari merkezdir de. Ticaretin merkezi, Suriçi’nin çeşitli
merkezlerine dağılmış han ve çarşılardı ki, bunların en ünlüsü Kapalıçarşı’dır.
Beyazıt ile Nuruosmaniye arasında uzanan bu binalar kompleksi Osmanlı’nın parlak
zamanlarında onunla beraber yükselmiş; çöküş zamanı ise üstünlüğü Galata’ya
kaptırmıştır. Parlak dönemlerinde Kapalıçarşı’da ticaret yapan zengin Müslüman
tüccara “Bazargan” denirdi. Bu ünvanı almak zordu. Bunun için bir tacirin deniz
aşırı ticaret yapması, hem borçlarını vaktinde ödeyerek güvenilirliğini
ispatlaması, hem de servetinden bir kısmını hayır işlerine ayırması gerekirdi.
Evet, anıt eserleri, sarayı, Babıali’si, dar sokaklarla bezeli mahalleleri,
Kapalıçarşı’sı ve diğer özellikleriyle Suriçi, Osmanlı’ydı. Osmanlıyla büyüdü,
önem kazandı; Osmanlı çökmeye yüz tutunca, oda önemini kaybetti. Bugün daha çok
tarihi ve turistik bir mekan olarak geçmişe şahitlik ediyor.
İSTANBUL TARİHİ
Cumhuriyet’ten günümüze İstanbul’da neler oldu?
|
|