Türkiye’de insanlar giderek ağırlaşan sorunlar içinde bunalmaya devam ediyor. Ne yazık ki, önümüze kısa zamanda güzel günler dizilmeyecek. Diğer yandan, toplumda umut veren arayışlar da yok değil. Ama tecrübeler göstermiştir ki, sorunlar tepeden kararlarla çözülemez. Mağdurlar kendi gelecekleri hakkında karar verip, kaderlerini ellerine almak için çaba harcamadan hazır bir çıkış yolu yok. Kurtarıcı bekleyerek ömür geçirilemez.

Beş gün süreyle arıcılık, arıcılığı bekleyen tehlikeler, bal, bal çeşitleri, diğer arı ürünleri, balın beslenmedeki yeri, bal hileleri, kalite kontrolü gibi konularda Facebook’a yazı ekledim. Bazı takipçi dostlardan ve yakın çevremden eleştiriler aldım. “Facebook sosyal paylaşımların yapıldığı, sade bir alan. Ciddi konular ve uzun yazılar konulamaz.” Çünkü okunmaz. Eleştirilerin haklı tarafı var. Ama ben o şekilde düşünmüyorum.

2015 yılında tekrar İngiltere İşçi Partisi liderliğine seçilen Jeremy CORBYN seçim kampanyası sürecini önemli oranda Facebook üzerinden yürüttü. Rakiplerinin ellerindeki klasik kampanya araçlarından daha etkili sonuçlar aldı ve Corbyn büyük bir farkla seçimin beklenmeyen kazananı oldu. Bu bilgiyi o süreci işleyen ve Tekin Yayınevinden çıkan kapsamlı bir kitap olan “Yoldaş CORBYN” kitabını okuyunca anladım.

Türkiye’de insanlar hala zamanını, olanaklarını kullanmakta ustalaşmamış durumdadır. Bilmeyenler için yazmış olayım teksir makinesinde 200 adet bildiri basıp, dağıtmak için ne hallere düştüğümüzü biliyorum. Her tarafınız boya olur, bastığınız bildirinin yarısı okunuyor, yarısı okunmuyor. Bildiriyi birine verirken yüzüne bakardık, yüzünde okumayacak izlenimi edindiğimizde vermeyelim de bildiri boşa gitmesin diye düşünürdük.

Şimdi öyle mi? İnsanlar İki saniyede bulunduğu yerden cep telefonundan “çık, çık” diye yazıp ardından enter tuşuna basıp haberleşiyor. Hele çekilen gereksiz fotoğraflar ve paylaşımlar yok mu bazen beni delirtiyor. Paylaşılmadık bir şey kalmadı. Her şey tüketiliyor. Benim geldiğim kuşak itibariye bu kadar yazışmayı gereksiz buluyorum. Biraz da kıskanıyorum. Biz ne yoksulluklar çekmişiz, millet ne kadar harfleri, kelimeleri, cümleleri ne kadar gereksiz kullanıyor diye hayıflanıyorum. Başkalarında “bir şey yoksa” mutlaka bende bir şey var demek ki. Bu yüzden elinizde ne güzel haberleşme araçları var. Bunlar birer dünya nimeti insanlığa sunulmuş. Oysa, her yanımız dökülüyor. Bir çevrenize bakın ne olup bittiğini hemen anlarsınız. Pazara gidiyorum insan hallerini inceliyorum. Hepsi alış-veriş yaparken ince ince hesap yapıyor. Ne alsam ne almasam diye…
Acaba neden daha çok ortak dertlerimiz için sosyal medya denen mecraları kullanmıyoruz da çapsız siyasetçilerin abuk sabuk, fikirlerinden medet bekliyoruz. Dolayısıyla ben mesela Facebook’un bu yönünü, yani kitle iletişim yanını seviyorum. Yazdığımı bir kişi de okusa önemsiyorum. Çünkü yoksulluğun ne olduğunu anlatımlardan değil, yaşamdan biliyorum. Belki birine faydamız olur diye yazıyorum, yoksa başkaları ne der diye değil…

Doğan Halis

Kim. Müh. Eski Gıda Kontrol Lab. Müdürü

"Hayat Paylaştıkça Güzel"

Bir Cevap Yazın