Ankara’ya gittiğimde sol yanımı sık sık acıtan bir olayın zaman kapsülünden geçtim. Yolum tarihin utanç sayfalarının yazıldığı, ULUCANLAR cezaevine düştü. Girdiğiniz andan itibaren geçmiş gözlerinizin önüne serili veriliyor. Adının Ulucanlar olduğu doğru çünkü dönem dönem misafir ettiği kişiler tarihe damgasını vurmuş ulu canlar. Öncelikle müze yönetimi ziyaretçilerini gezdirirken bölümleri sırayla gezilmesini öngörüyor.

İlk bölümde bir avludan açılan bölümler katlara ve yer altında ki hücrelere açılıyor. Sahneler korku filmini aratmıyor. Hücrelerin içinden yükselen çığlık ve işkence sesleri kanımızı donduruyor. Gerçekçilik sağlamak için hücrelerde fareler bile düşünülmüş. Önümüzde güya ziyaret için gelmiş şuursuz gençlerden biri o farelerden bir tanesini çaldı. Orta yaşlı tipler çocuğa kötü kötü bakmakla yetindiler. İçeride öyle haykırışlar var ki; kanınız donar. Zaten ortam rutubet ve is kokuyor ve kapkaranlık. Daha geriden gelen acı, gözyaşı, endişe ve zulüm gözle görünür halde. Azrail’in her köşe başından orağını görür gibi oluyorsunuz.

Öyle haykırışlar var ki insanlığınızdan utanıyorsunuz. Hücreler tek kişilik, balmumundan birebir yapılmış insanlar… “Vurmaaaaa, ben sana ne yaptııııım” haykırışları. Çoğu ziyaretçi gözyaşlarına hâkim olamıyor artık, acıyı ve umutsuzluğu içlerinde yaşıyorlar.

Büyük şair, Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının koğuşuna giriyoruz. Bu insanlar düşünceleri için suçlular, herhangi bir cana kasıtları yok, aslında vatansever onlar. Burada sol yanı daha hassas olan tüm şair yazar ve düşünürleri sözüm ona bu mekâna tıkıştırıp susturmuşlar.

Her yer hüzün her yer acı. Mekânın her tarafına sinmiş umutsuzluğun kokusu. Yerin altındaki mezar gibi hücrelerin aksine üstteki odalar çok kişiyi zorunlu misafir etmiş. Bir odada birkaç katlı ranzalar öyle gerçekçi ki zamanın dokusu korunmuş. Balmumu heykellerle, kimi uzanmış, kimi saz çalıyor gibi, kimisi ise karşılıklı konuşuyor. Öyle doğal ki yüzlerinde ki teri bile görebiliyorsunuz. Ranzaların başında isnat edilen suçlar yazıyor. Gözleriniz doluyor. Anneleri düşünüyorum, acılı yürek yakan bu durumu nasıl kaldırır bir anne yüreği. Neden içerde sorusunun cevabı farklı düşündüğü için olmamalı.

Derken banyo yaptıkları yere geliyoruz. Eski hamamlar gibi kurnası vs. Ne düşündüler bu takunyaları giyip suları her dökündüklerinde kederlerin üzüntülerin akıp gideceğini mi, Annelerinin gül kokan ellerini mi, kimbilir?

Ya o yeri göğü ateş anneler, dağ gibi delikanlıları yetiştiren mağrur babalar? İçin için her gün ölmez mi, yavaş yavaş yok olmaz mı? Güçlü görünen dış görünüşünün ardında pamuk kalbi acımaz mı? Her sabah umutsuzluğa, acıya uyanan gözler. Oysa doğduğu an gelir akıllarına, minicik evlatlarını basmaları bağırlarına, bu kadar mı zordur onları anlamak…

Kimseyi katletmek değil, güneşi zapt etmek istediler onlar. Herkes için güneşli günler…Bu kadar mı tehlike arz ettiler. Bu gençler en iyi okullarda okudular, en zeki gençlerdendi onlar, vatansever ve halkçıyken bu denli zarar verir mi kendi kalkına, insanına…

Acı çekiyorum acının ete kemiğe bürünmüş halini düşündükçe. Darağacına yaklaşan günlerde sevdiğinin elini tutacak yaştaki iki yana açılmış ellerin umutsuzluğunu hissettikçe.

Astıklarında üzerindeki süveterini sergilemişler, cebindeki yerli sigara paketini, bir sürü şahsi eşya, boğazıma düğümlenen yumru sayesinde yutkunamıyorum. Buraya çocuklarım Ece ve Efe’yi de getirdim. Okuduklarını yerinde görüp bilsinler diye. Kızım ağlıyor, ben onları ağlamasın ağlatmasın diye yetiştirdim. Fakat küçük yürekleri dayanamıyor bu haksızlığa. Ağlama diyemiyorum, en ufak bir duygu kırıntısı olan insan ağlar burada. Çünkü umutsuzluk diyorum ama onların bu durumda bile umudunu korudukları yazdıkları mektuplardan anlaşılıyor. Mutlu günler hayal etmişler, güneşli günler…

Ve bir toplumca utanç vesikamız; “Darağacı”, o avlu; o olmaz olasıca sabaha karşı, tüm umutların katili… O üç fidanı asıp katleden, o kararı veren, ailelerini ömür boyu acıya sürükleyen süreç. Lanet olsun her şeye. Şimdi burada mı can verdi o üç can, onlar yok olunca her şey yolunda mı şimdi, hiç mi acımadı içinizden baba olanların yüreklerinin derinliklerinde bir yer? Size insan olduğunuzu hatırlatmadı mı yaşlarının 20 küsur olması.

Utanıyorum… En az üç canın kanları üzerine inşa ettiklerinizden. Utanıyorum o devri kanla yıkamanızdan, hoşgörüsüz ve korkaklığınızdan…

Selda Önder
Sanat Editörü


Selda Önder‘i tanıyalım…

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil ve Moda Tasarımı lisans eğitimi alan Selda Önder, yine aynı üniversitede pedagojik formasyon eğitimi aldıktan sonra İsatanbul Arel Üniversitesi Moda ve Tekstil Tasarımı ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. Çeşitli kolejlerde, resim, el işleri, ebru, tezhip, hat, seramik, görsel sanatlar ve moda tasarım öğretmenliği yaptı. Yelpaze İstanbul Dergisi’nde Sanat Editörlüğü yapmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir